İran Kürtlerinin tarihsel süreçte ABD ile kurdukları ilişkilerin doğası ve Washington yönetiminin pragmatik dış politika tercihleri, bölgedeki aktörler için geçmişten günümüze önemli bir risk haritası sunuyor.
Bölgesel gelişmeler ve Orta Doğu’daki güç dengelerinin yeniden şekillenmesiyle birlikte, İran Kürtlerinin konumu ve uluslararası ittifak arayışları bir kez daha gündeme geldi. Tarihsel veriler ve diplomatik süreçler incelendiğinde, İran’daki Kürt siyasi hareketlerinin ABD dış politikasına duydukları güvenin, çoğu zaman somut garantilere dayanmadığı ve jeopolitik çıkarlar değiştiğinde bu ittifakların hızla terk edildiği görülüyor.
Tarihsel Arka Plan ve Mahabad Deneyimi
İran Kürtleri ile büyük güçler arasındaki ilişkinin en somut ve trajik örneklerinden biri, 1946 yılında kurulan Mahabad Cumhuriyeti deneyiminde yaşandı. İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktürde, dönemin küresel güçlerinin desteğine güvenilerek ilan edilen bu yapı, uluslararası dengelerin değişmesiyle birlikte yalnız bırakıldı.
Sovyetler Birliği’nin İran topraklarından çekilmesi ve Batılı güçlerin Tahran yönetimiyle uzlaşması sonucunda Mahabad Cumhuriyeti savunmasız kaldı. Bu süreçte verilen sözlerin tutulmaması ve dış desteğin bir anda kesilmesi, Kürt siyasi hareketleri için "güvenlik garantisi olmayan vaatlerin" ne denli yıkıcı olabileceğini gösteren ilk büyük tarihsel ders olarak kayıtlara geçti.
ABD Dış Politikasında Pragmatizm
Uzmanlar, ABD’nin Orta Doğu politikasının "özne odaklı" değil, "çıkar odaklı" olduğunu vurguluyor. Soğuk Savaş döneminden bugüne Washington’ın bölgeye yaklaşımı incelendiğinde, yerel aktörlerin genellikle daha büyük stratejik hedefler (örneğin Sovyetleri çevreleme, enerji güvenliği veya terörle mücadele) için birer "araç" olarak değerlendirildiği görülüyor.
ABD dış politikasının temel doktrini, müttefiklik ilişkilerini kalıcı ve bozulmaz bağlar üzerine değil, dönemsel öncelikler üzerine kuruyor. Özellikle 1975 Cezayir Anlaşması süreci ve sonrasındaki gelişmeler, Washington’ın bölgesel bir güçle (o dönem Şah rejimi veya daha sonra Irak) anlaştığında, yerel müttefiklerini desteklemeyi hızla bırakabildiğini kanıtlıyor. Bu durum, "Kürtlerin dostu yoktur, sadece dağlar vardır" söyleminin diplomatik arenadaki karşılığı olarak yorumlanıyor.
Güvence Altına Alınmamış Vaatlerin Riski
Bugün İran’da yaşanan toplumsal hareketlilikler ve rejim karşıtı gösteriler sırasında, bazı Kürt grupların yeniden Batı merkezli bir desteğe yönelmesi, tarihsel hafızayı yeniden canlandırıyor. Ancak analistler, ABD’nin İran ile olan nükleer müzakereler veya bölgesel gerilimi düşürme stratejileri söz konusu olduğunda, yerel muhalif unsurları pazarlık masasında bir koz olarak kullanıp sonrasında gözden çıkarabileceği uyarısında bulunuyor.
Washington'ın Suriye ve Afganistan'dan çekilme süreçleri, ABD güvenlik şemsiyesine güvenmenin risklerini taze birer örnek olarak ortaya koyuyor. İran Kürtleri için asıl sorunun, bölgesel denklemlerde "kendi kaderini tayin eden bir özne" mi olacakları, yoksa büyük güçlerin stratejik planlarında dönemsel olarak kullanılan bir "araç" mı kalacakları olduğu belirtiliyor.
Mevcut jeopolitik tablo, dış aktörlerin vaatlerinden ziyade, iç dinamiklere ve bölgesel gerçekliklere dayalı stratejilerin daha sürdürülebilir olduğunu işaret ediyor. İran Kürtlerinin siyasi geleceği, geçmişin bu acı tecrübelerinden ne kadar ders çıkarıldığına ve dış desteğe endeksli politikalardan ne ölçüde uzaklaşılabileceğine bağlı görünüyor.