Birleşik Krallık'ta yıllardır üzerinde resmi bir uzlaşı sağlanamayan İslamofobi tanımı, ülke genelinde tırmanışa geçen nefret suçları ve siyasi tartışmaların gölgesinde yeniden gündemin merkezine yerleşti. Uzmanlar ve sivil toplum kuruluşları, ortak bir hukuki çerçevenin eksikliğinin hak ihlallerini derinleştirdiği uyarısında bulunuyor.
İngiltere'de Müslüman karşıtı nefret suçlarındaki artış, resmi bir İslamofobi tanımının bulunmaması nedeniyle giderek büyüyen bir siyasi ve hukuki krize dönüşüyor. Ülkede faaliyet gösteren insan hakları örgütleri ve Müslüman toplumu temsilcileri, net bir hukuki çerçevenin yokluğunun nefret suçlarıyla etkin mücadeleyi zora soktuğunu belirterek siyasi aktörlere adım atma çağrısında bulunuyor.
İslamofobi tanımına ilişkin tartışmaların temelinde, 2018 yılında Britanyalı Müslümanlar Tüm Partiler Parlamento Grubu (APPG) tarafından hazırlanan rapor yatıyor. Söz konusu raporda İslamofobi, "ırkçılığa dayanan ve Müslümanlığın veya öyle algılanan durumların ifadelerini hedef alan bir ırkçılık türü" olarak tanımlanmıştı. Bu tanım, İşçi Partisi ve Liberal Demokratlar ile birlikte birçok yerel yönetim tarafından kabul edilse de, ifade özgürlüğünü kısıtlayabileceği ve ırk ile din kavramlarını birbirine karıştırabileceği gerekçesiyle uzun süre ulusal düzeyde resmiyet kazanamadı.
Son dönemde İngiltere sokaklarında aşırı sağcı grupların eylemleri ve Orta Doğu'daki gelişmelerin toplumsal yansımaları, nefret suçlarında ciddi bir tırmanışa neden oldu. Müslüman karşıtı saldırıları izleyen sivil toplum kuruluşu Tell MAMA'nın verileri, camilere, İslami kurumlara ve bireylere yönelik fiziksel ve sözlü saldırıların son yılların en yüksek seviyelerine ulaştığını gösteriyor. Güvenlik uzmanları, vakalardaki bu artışın, kolluk kuvvetlerinin olayları doğru sınıflandırması ve kovuşturması için yasal bir tanıma duyulan ihtiyacı daha da acil hale getirdiğinin altını çiziyor.
Hukukçular ve insan hakları savunucuları, devlet nezdinde kavramsal bir uzlaşının sağlanamamasının yalnızca cezai soruşturmaları değil, eğitim, sağlık ve iş hayatında yaşanan kurumsal ayrımcılık vakalarının tespitini de zorlaştırdığını belirtiyor. Resmi bir tanımın eksikliği mağdurların adalete erişiminde engeller yaratırken, toplumsal uyumu hedefleyen politikaların zeminini de zayıflatıyor. Siyasi arenadaki görüş ayrılıkları ise sivil toplumun talep ettiği kapsayıcı bir yasal düzenlemenin hayata geçirilmesinin önündeki en büyük aşama olarak varlığını sürdürüyor.